Cennetten kovulma: Masum

Son dönemde pek revaçta olduğu üzere ben de hayat amacımın ne olduğunu düşündüm bir süre. Sahi bu dünyaya neden ve hangi biricik hediyeyle gelmiş olabilirdim? Bazı ihtimaller belirdi zihnimde. Bunlardan bazılarının üzerinde daha fazla durdum. Fakat hiçbiri tek başına beni tanımlayamadığı gibi, bir hayatı doldurmaya da yetmiyordu. Gençlik yıllarımda, yani gerçekten körpecik olduğum zamanlarda ne vakit bir dilek dileyecek olsam, mutlu olmayı dilerdim. Şart koşmadan. Son zamanlarda bunun üzerinde de düşünür oldum. Evet hayat şu zamana kadar fazla zorlamadı beni. Ama acaba bir hayatın doygunluğu açısından bu iyi bir şey miydi? Hayır belamı aramıyorum. Ama insan bünyesini kuvvetlendiren ve dönüştüren asıl şeyin zorluklar, yokluklar, mücadele ve acılar olduğunu keşfedecek kadar yaşadım. Hayatımı tamamına erdirecek bir amacım olduğunu da düşünmüyorum artık. Yeryüzünde aradığım asıl şeyin mutluluk ya da ebedi huzur olduğuna da inanmıyorum. Çünkü Sanırım geldiğimiz yerde bundan bolca vardı zaten. Bu dünyada mutlu olmaya çalışırken, derinlerde aradığımız asıl şey, yaşam deneyimi olsa gerek. Hayatı envai çeşit yiyeceğin dizili olduğu bir sofra gibi düşünün. Acısı da var, tatlısı da… Ekşisi de var, baharatlısı da… Serin ve sulu olanı da var, kuru ve yavanı da… Zehirlisi de var, şifalısı da… İnsanın amacı bunların her birinin tadına bakmak. Neye benzediğini, nasıl hissettirdiğini, nasıl bir tesir bıraktığını ve en önemlisi de bu tesiri kendisinin nasıl karşıladığını deneyimlemek. Hepimiz yaşam deneyimini farklı senaryolar içinde tecrübe ediyoruz … Bu sebeple senaryoları hayat amacımız sanıyoruz. Yani içindekine değil kabına odaklanıyoruz. Bu yüzden birbirimizin senaryosuna öykündüğümüz, imrendiğimiz ya da acıdığımız oluyor. Oysa her birimiz yaşamdan azami deneyimi toplayabileceğimiz ideal ve özgün senaryolarımızla geliyoruz bu hayata.

Bazı insanlar için eserleriyle yaşıyor derler ya… Pek imrenmem öylelerine… Eserler geride kalanlar içindir ve şüphesiz kalanlara hizmet eder. Peki ya giden? Kabı güzel görünebilir ama gidenin beraberinde neler götürdüğünü, o eserlerin nelere mal olduğunu asla bilemezsin. 

Ben “En büyük ve en onurlu eserimiz doğru dürüst yaşamaktır…” diyen Montaigne gibi düşünüp, sıradan ve içinden ışıklı yaşamları kutsayanlardanım. Bir hayatın doygunluğunu eserleriyle değil, kişinin kendine kattıklarıyla ölçebilirsiniz. Ve ancak bu bakış açısıyla gözlerinizi etrafınızdan ve diğerlerinden çekip, kendi hayatınıza odaklanabilirsiniz. 

Eğer hayat amacınızı arıyorsanız, onunla ancak kendi yaşamınızın içinde buluşabilirsiniz. 

Kendi yaşam hikayemizi aydınlatmak için çıktığımız bu yolculuğa, maceranın start aldığı yerden, yani cennetten kovulduğumuz andan, yani içimizdeki Masum’dan başlıyoruz… 

Masum, bizim hayata inanan yanımızdır. İyimserdir. Benim sürekli mutlu olmayı dileyen yanım gibi… Masum ana kucağından inmek istemeyen tarafımızdır. Sorgulanmadan kollanmayı, yargılanmadan sevilip onaylanmayı, sonsuza dek mutlu olmayı ister. Zorlanmaktan, maceradan, beklenmedik gelişmelerden, risk almaktan ve sürprizlerden hoşlanmaz. Öte yandan konfor alanına fazlasıyla düşkündür. 

Masum, yemek masasında her akşam aynı yere oturan, yolun hep aynı tarafından yürüyen, aynı yerlerden alışveriş eden, çayını, kahvesini hep aynı bardaktan içen ve o bardağı yerinde bulamadığı zaman fena halde sinirlenen yanımızdır. 

Ben de onlardan biriyim. Sorsan yeniliklere açık olduğumu söylerim. Ama her sabah okuyup yazmak için aynı kafeye gider ve her seferinde aynı yere otururum. İtiraf ediyorum o koltuğun dolu olması da moralimi bozar. Bu yüzden risk almamak için tam kafenin açıldığı saatte giderim. Dikkat ettin mi “risk almamak” için dedim. Buradaki risk ne olabilir ki? Başka bir koltukta rahat edememek olsa gerek. Ama başka bir koltuğun sunacağı görüş açısını da kaybetmiş oluyorum. 

Yürüyüş yaparken de aynıyım. Hep aynı rutta, hatta yönde yürüyorum. Bu yüzden o yolun, o yoldaki ağaçların, evlerin ve diğer şeylerin, aksi taraftan nasıl göründüklerini bilmiyorum. Kızlarım durağan ve sıkıcı olduğumu söylüyorlar. Belki kuşak ya da yaş farkından olabilir. Etrafımdaki yetişkinler onlar kadar açık sözlü olmadıkları için, gerçekten sıkıcı olup olmadığımı bilemiyorum. Ama şu bir gerçek ki, risk almaktan kaçındığım için hayatımda fazlaca yenilik olmuyor. Hiçbir işe kılı kırk yarmadan başlamadığım için, hayatımda sürpriz gelişmeler de olmuyor. Geçenlerde bu durağanlığa odaklanarak bakış açısı oyunumdan kapalı bir kart seçtim. Kartı alırken sorduğum soru şuydu: “Hayatımın hangi alanında gereğinden fazla hareketliyim?” Hayatın kendi içinde bir dengesi vardır. Sorun durağanlıksa, nerede gereğinden fazla hareketli olduğuna yani kaçağa bakmalısın. Kartı çevirdiğimde  karşıma ne çıktı dersiniz? Geviş getiren bir devenin fotoğrafı… Sapına kadar isabetli bir eşleşmeydi ve zaten bildiğimin altını çizmiş oldu. Fakat ne yazık ki o kaçağı bilen yanım, rutinine, güvenliğine ve konforuna aşık olan yanıma baskın gelemedi henüz. Önceki bölümlerde de söylemiştim bilmek yetmiyor, uygulamazsan bilgi kıymetlenmiyor.

Konfor alanına düşkünlük basit şeylerle başlar fakat giderek hayatın geneline yayılan bir alışkanlığa dönüşür. Bizi güvenli bir kabuğun içine hapseder. Konfor alanında kalmak stresi düşürür ama körelticidir. Çünkü daha önce defalarca denenmiştir. Dolayısıyla yeni bir şey vadedemez. Her sabah kalkıp aynı şeyleri yapan bir karakterin hikayesini okumak ya da izlemek ister miydin? O karakter kendi içinde ne kadar mutlu olursa olsun, onu izlemek sana sıkıntıdan başka bir şey vermezdi. Kendimizi hapsettiğimiz güvenli kapları görebilmek için, arada bir kendi hayatımızın seyircisi olmak gerekiyor. Çünkü hayat yenilenmedikçe durağanlaşıyor, sonra durgunlaşıyor, sonra monotonlaşıyor, sonra atalet giriyor devreye ve su akmaz oluyor. O vakit bir kırılma kaçınılmaz hale geliyor. İşte burası masumun cennetten kovulduğu noktadır. Ve bu her insanın ilk ve en baskın yazgısıdır. İlk hikayeyi bilmeyen yoktur. Cennetten kovulduğumuz kutsal kitaplarda, mitlerde ve sayısız hikayede anlatılır.  Bence bu hikaye sayısız farklı şekilde de okunabilir. Mesela ben şöyle okuyorum:  İnsan her canı yandığında, her düşüşte, her kalp ağrısında, her hayal kırıklığında cennetten kovulur. 

Ama macera da o zaman başlar. Suyun seyri o anda değişir. Deneyimler yenilenir, çeşitlenir… Ve sonuçta bünyemiz bunlarla zenginleşip, güçlenir. Yeryüzüne gelişimiz de bütünüyle bununla ilgili sanırım. Yani biz burada yarattığımız küçük cennetlerimize saklanmak için değil, cesaretle yaşamak için geldik. 

Konfor alanına düşkünlük hayatta en çok iki alanda ölümcül olabilir. Birincisi ikili ilişkilerimiz, ikincisi de işimiz. 

Bir ilişkiyi ya da evliliği mutsuz bir seyirde sürdüren ne çok insan var aramızda. Hedefler, alışkanlıklar, biriktirtiklerimiz, bırakamadıklarımız ve sonuçta yorgunluk sebebiyle konfor alanına sığınmamız yüzünden ilişkilerimiz yenilenemiyor. 

Kazancının ya da hayat standardının kölesi olan mutsuz çalışanlara ne demeli? Sanırım onların sayısı çok daha fazla. Elbette hepimizin paraya ihtiyacı var. Sonra ekonomik kriz de var. Faturalar var, çocukların okul taksitleri var, ev ya da araba kredisi var. 

Bu fasit döngünün içinde yıllarını, hatta hayatını geçiriyor insan. Pişman olmaktan, yalnız kalmaktan, beterin de beterine uğramaktan korktuğunu biliyorum. Fakat korktuğun şey aslında korkunun kendisi kadar büyük değil.

İleride yaşanabilecek büyük yıkımların önüne geçebilmek için, bu bölümde makul çağrıları görmeye, duymaya ve farketmeye odaklanacağız. İçimizdeki Masum’u ürkütmemek için küçük adımlar atacağız. Tepetaklak gelmeden önce hayata sarılmanın, deneyimleri çeşitlendirmenin, yaşama neşe ve mutluluk getirecek değişiklikleri kabul etmenin yollarına bakacağız. 

Masum arketipinin hedefi güvende olmak ve güvende kalmaktır. En büyük korkusu ise zayıf düşmek, elindekinden de olmaktır. 

Arketipleri her birimizin içinde yaşayan karakterler olarak düşünebilirsin. Yüzüklerin Efendisi filmindeki Frodo Baggins, Masum arketipinin en tipik temsilcilerindendir.  Hikayenin başında büyücü Gandalf yüzüğü taşımak için seçildiğini söylemek üzere Frodo’nun güven içinde yaşadığı küçük köyüne gelir. Ömrü boyunca o küçük ve sevimli kulübenin içinde yaşamayı planlayan Frodo, görevi reddeder. Böyle bir görev için neden bir hobbitin seçilmiş olabileceğini sorgular. O zaman bilge büyücü, Frodo’ya şöyle der: “Başkalarının sahip olmadığı, sadece sende olan marifetlerden kaynaklanmadığına emin olabilirsin. En azından güç ve bilgelikten dolayı olmadığına şüphe yok. Fakat sen seçildin ve o yüzden de sahip olduğun tüm gücü, yürekliliği ve aklı kullanmalısın.”  

Frodo bir şekilde çıkmaya zorlandığı maceradan sonra köyüne bambaşka bir hobbit ve bambaşka bir Masum olarak döner.  Yine inançlı, yine iyimser ama bu kez korkularına meydan okumaktan ve değişimden kaçınmayan bir Masum olarak. 

Şimdi yapmamız gereken ilk şey konfor alanlarımızı, rutinlerimizi, alışkanlıklarımızı gözden geçirmek. Ve bunların akışı tıkayıp tıkamadıklarına bakmak. Gerçekçi bir değerlendirme için seyirci koltuğuna oturmanı tavsiye ederim. Bak bakalım, kendini izlerken ne hissediyorsun? 

Bu çalışmaya başlarken defterinin başına bir çocukluk fotoğrafını iliştirmeni tavsiye ederim. Çünkü güvenlik duygusuyla ilgili ezberlerimiz büyük ölçüde çocuklukta gelişiyor. Eğer zor bir çocukluk geçirdiysen, eksiklerini tamamlamak için nelere yapıştığına yani “asla vazgeçmem” dediklerine bir bak. 

Konfor alanın benimki gibi masum bir takıntı olabilir ama aradığımız asıl şey onun ardına saklanmış olan korkudur. Ve inan bana o korku hiç de masum değildir. Bu yüzden onunla yüzleşmemek için ihtiyaçlarımızı ve rahatsızlıklarımızı baskılamayı tercih ederiz. Canımız fazla yanmadığı sürece uzun süre bu şekilde dayanabiliriz. Ama yaşam affetmez. Önünde sonunda hesabı kesmek üzere devreye girecektir. Bu duruma göre bir hastalık olabilir, ya da bir iflas veya bir ihanet ya da büyük bir hayal kırıklığı. Tepetaklak gelmeyebilirsin elbette ama diğer seçeneklere hiç göz atmadığın için, ileride çok ama çok pişman olabilirsin. 

Bu yüzden tam da şimdi içimizdeki Masum’a şu soruları sorma zamanı: 

“Hangi ihtiyacımı ya da rahatsızlığımı yok sayıyorum? Ya da baskılıyorum?”

Bir sonraki soru: 

“Bunu neden yapıyorum? Neden kaçınıyorum? Neden saklanıyorum?” olmalı. Bu çalışmayı yaparken çocukluk fotoğrafına dikkatlice bakmanı ve hatırlamak için gözlerine odaklanmanı tavsiye ederim. 

Ve üçüncü soru: 

“Beni bir adım ileriye taşıyacak olan eylem ne olabilir? ” 

Burada büyük adımlar atmak zorunda olmadığını hatırlatırım. Küçük, uygulanabilir ve sürekliliği olacak bir eylem planı geliştir. Eğer kararlılıkla yürümeye devam edersen, küçük adımların ayak sesleri büyük olacaktır. 

Her bir soru için farklı zamanlarda serbest çağrışım tekniğiyle yazmanı öneriyorum.  Yazının büyülü etkisinden epeyce bahsetmiştim. Kalem ve kağıt kendinizle dertleşmek için en yarayışlı ortamdır. Yazmak içsel bir detokstur.  Bir konu üzerinde düşünmekle aynı şey değildir. Yazarken bir formu ensesinden yakalar, incelemeye alırsınız. Sorular sormaya, sorduğunuz soruları yanıtlamaya, kazmaya, derinin de dibini görmeye başlarsınız. Meseleniz her neyse yazdıkça size kendisini açıklar.  Bu çalışmanın sonunda dönüp baktığınızda kendi içinizde olup bitenlerden bir hikaye çıktığını göreceksiniz. İşte o sizin hikayeniz. Ve güzel olan ne biliyor musunuz? Yazarı da sizsiniz. Ve inanın istediğiniz zaman değiştirmenin bir yolunu da bulabilirsiniz.

Şimdi arzu ederseniz kendinize bir defter alın. Ya da rastgele kağıtlara yazın. Size nasıl rahat hissettirecekse öyle davranın. Yolculuk haritasının başındayız. İlk görevimiz içimizdeki masumla tanışmak ve onun bizde nasıl çalıştığını ortaya çıkarıp kendi şifrelerimizi çözmek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s