Özdeğerini kanıtlamak: Savaşçı

Ne zaman bir çemberde buluşup hikayelerimiz üzerinde çalışsak, dile getirdiğimiz zorlukların temelinde özdeğer meselesinin bulunduğunu fark ederiz. Herkes farklı sıkıntılardan bahseder. Kimi sınırlarını koyamama, kimisi yanlış anlaşılma, kimi mükemmellik saplantısı, kimi ise diğerleri tarafından farkedilip onaylanma ihtiyacı yüzünden, hayatın bir yerinde takılıp kalmıştır. Yaşadıkları tekrarların derinliklerine indikçe hep aynı arkadaş dikilir karşımıza: Değersizlik hissi… Değersizlik, genelde insana kendini yalnız hissettirir. Oysa duygularımıza temas ettikçe ve de çemberdekilerin tuttuğu aynadan kendimize baktıkça hiç de yalnız olmadığımızı görürüz. Üstelik hemen yanı başımızda bizim tarafımızdan fark edilmeyi bekleyen ve “biraz da benimle oyna” diye yalvaran bir arkadaş durmaktadır: Özdeğerimiz. Özbenliğimiz hayat içindeki bizi her an takdir eder ve onaylar aslında. Sıkça tekrar ettiğim gibi ihtiyacımız olan şey sadece bakış açısı değişikliğidir. 

Neden bunca bahsettim değersizlikten? Çünkü sıradaki arketip değerimizi kanıtlamakla ilgili.  

Kahramanın Yolculuğu’nda içimizdeki Savaşçı’yla tanışma zamanı. 

Kadın erkek fark etmeksiniz her birimiz varoluş gereği savaşçıyız aslında. Daha işin başında milyonlarca spermin arasından sıyrılıp, zor koşulları bertaraf ederek geldik bu hayata. Türlü riskleri alt ederek büyüdük, serpildik, üredik, ürettik. Ve farkında olalım ya da olmayalım her birimiz sayısız kez düştük, ama yeniden ve yeniden ayağa kalktık. İnsanı hayatta ilerleten ne dışarıdan gördüğü destek, ne de şans bana kalırsa. Başkalarının hayatlarını sınırlı bir bakış açısıyla izlerken aksini düşünebiliyoruz. Ama kendi hikayemize ve diğerlerininkine tarafsız bir gözle bakabildiğimiz zaman görüyoruz ki, ilerlemenin tek bir yolu var. Gerektiğinde yeniden başlayabilmek. Ve ilk seferde, ikinci seferde hatta ellinci seferde bile sonuç almayı beklemeden, ama sonuca varacağının kararlılığı ile ilerlemek. Başarılı insanların yaşam hikayelerine dönüp baktığınızda hep aynı tabloyla karşılaşırsınız. Büyük bir holding kuran iş adamı geçmişinde defalarca iflas etmiştir. Dünyaca ünlü film yıldızları sokaklarda yatmış ya da şiddet görmüş ya da taciz edilmişlerdir. Ünlü yazarların bugün çok satan kitapları geçmişte onlarca yayınevi tarafından reddedilmiştir. Bilim insanları çığır açan keşiflerini, yüzlerce kez denemelerine borçludurlar. Ama biz sadece sonucu görür ve bazılarının ayrıcalıklı doğduklarına hükmederiz. 

Her şey bir yana hepimiz zirveye çıkmak zorunda da değiliz. Ama her birimizin özdeğerini kanıtlamaya, yaşamdaki yerini bulmaya, yani kendi hikayesini tamamına erdirdirmeye ihtiyacı var. Bunun için de önce onu bulmamız gerekiyor: Yani dışarıdan hücum eden sayısız uyaranın arasından kendi hedefimizi, özbenliğimizin yürümek istediği, bizi geliştirecek ve kendimizle buluşturacak yolu ayırt etmemiz gerekiyor. Her zaman yaptığım gibi yine “yazın” diyeceğim size. Geçenlerde sosyal medyamda ilham veren bir söz paylaşmıştım. Avusturyalı filozof ve matematikçi Ludwig Wittgengenstein’dan bir alıntı. Diyor ki: “Aslında kalemimle düşünüyorum ben. Çünkü kafam elimin ne yazacağını çoğunlukla hiç bilmiyor.”  Altına rahatlıkla imzamı atabilirim bu ifadenin.  Yazdıklarım kafamda tasarladıklarıma hiç uymuyor. Kafam sayısız uyaranın etkisinde, bana mükemmel diye dayatılanın peşinde. Oysa kalemim özbenliğimin emrinde. Hayatta ilerleyemediğinizi düşünüyor ve  yaşama karşı isteksizlik hissediyorsanız, nedeni yanlış yolda ilerlemeye çalışıyor olmanız olabilir. Yaşam amacınızla buluşmak için kendinizle baş başa kalabileceğiniz bir köşe yaratın. Bu yazmak olabilir çünkü etkilidir, yanılmaz ve yanıt verir. 

Hayattaki hedefimizi bulmakla ilgili açtığımız parantezi kapatıp, içimizdeki savaşçıya geri dönelim:

Yılgınlığa kapılmak da hayatın bir gerçeği biliyorum. Ama yılgınlık yaşama küstürüyor insanı. Ve itiraf etmeliyim ki bu bölümü tarif ettiğim şeylere çok uzak, tam bir yılgınlık içinde hazırlıyorum. Yine de içimdeki Savaşçıya olan güvenim tam. Çünkü aynı döngüden defalarca geçtim. Ben de pek çok hemcinsim gibi çabuk demoralize oluyorum. Fakat yaşamak ve yaş almak bu düzenin yasalarını iyice belletiyor insana. Her ne kadar an itibarıyla yılgın da hissetsem, şu gerçeği tereddütsüz kabul ediyorum: Ben durduğum zaman hayat da duruyor. Kimse gelip elimden tutmuyor. Ben kalkmaya karar verene dek. 

İşte o zaman aniden bir şeyler oluyor. Kapılar belirmeye, yollar açılmaya başlıyor. 

Belli bir duyguda takılıp kalmak insana kendini engellenmiş hissettiriyor. Oysa o engeli yaratan da benim, ortadan kaldırabilecek olan da…  Yaşamın içinde akabilmek için içimizdeki savaşçının mümkün olduğunca uyanık kalması gerekiyor. Ama abartıya kaçmadan, başkalarının hayatlarını ele geçirip, onlara üstünlük sağlamaya kalkmadan. Zaten gücünü dışarıda harcayan Savaşçı’nın, kendi hayatını derleyip toplayacak enerjisi de kalmıyor. 

Dünya bir değişimin eşiğinde. Kavramlar değişiyor. Kafamızdaki savaş ve savaşçı algısı da değişip dönüşüyor.  Bana kalırsa günümüzde Savaşçı arketipinin en güçlü silahı adanmışlıktır. En sıradan ama en güçlü örneği vererek anlatayım durumu: Bir kadın getirin gözlerinizin önüne. Tek başına ve zor bir hayatı var. Ruh halini tahmin etmeye çalışın. Şimdi küçük bir çocuk ekleyin bu tabloya. Kadının çocuğunu. Hayatındaki dinamikler bir anda değişecektir. Tek başına olsa elli kere vazgeçebileceği durumlarda,  tersine daha da sıkı tutunacaktır hayata. Yaşamı anlamlı kılan şey hedeflerimizin olmasıdır. Çağımızda pek çoğumuzun yaşam içindeki isteksizliğinin sebebi hedefsiz olmamız. Çünkü gerçekten büyük bir değişimden geçiyor dünya. Hem de büyük bir hızla… Bir gün değerli bulduğumuz, hedef diye önümüze koyduğumuz şey, birkaç sene sonra tarih oluyor. Çocuklarımın geleceği için planlar yaparken de temkinli olmaya çalışıyorum. Çünkü benim kendime koyduğum hedefler bu değişim rüzgarının başlangıcında bile defalarca erimişken, onların yetişkin olacakları dünyayı öngörmem mümkün değil. Bugün bunu düşünüyorum… Hem yazıyorum, hem düşünüyorum. Sanırım geleceği öngörememek, hedef koymayı da, mücadeleyi de güçleştiriyor. Bugün işimiz eskisinden hem daha kolay, hem daha zor. Evet yaşamı konforlu hale getiren pek çok gelişmenin sağladığı kolaylıktan faydalanıyoruz. Ama yine aynı ilerlemenin sonucu olarak sayısız uyaranın saldırısı altındayız. Hedefimiz sandığımız şeylerin büyük bölümü dışarının dayatması. Çoğu kendi özbenliğimizin yürümek istediği yolda değil. Bu yüzden ilerleyemiyoruz. Bu yüzden isteksiz, yılgın ve değersiz hissediyoruz. 

Bir de diğer taraftan bakalım arketipe: Savaşçının gölgesinin kabardığı durumlardan. Geçenlerde kızım bana başkalarının hayatlarına burnunu sokan bir kontrol manyağı olduğumu söyledi. Bana göre ben annelik yapıyorum. Ama bu yetkiyi kullanırken sınırları aştığım durumlar da oluyordur mutlaka. Çocuklarla ilişkimde buna dikkat ettmeye çalışıyorum aslında ve kendimi sık sık yokluyorum. Yetişkin bireyler olana kadar onlara sahip çıkmakla yükümlüyüm ama onların sahibi değilim. Kendi hayatında eyleme geçemeyen ve hedefsiz insanların başkalarının hayatlarını kontrol etmeye çalışmaları kaçınılmaz bir sondur. Çünkü Savaşçı bir yerde kendini var etmek ister. Onu doğru ve sizi geliştirecek bir alanda meşgul etmezseniz, ilk bulduğu boş alana sıçrayıverir. Mesela eğitimli, meslek sahibi kadınların herhangi bir uğraş ya da amaç sahibi olmadan evde oturmaları halinde çocuklarına sardıklarını görüyoruz. Bir kurstan diğerine koşan, hem piyano çalıp hem ata binen, antrenmandan çıktıktan sonra özel hocasıyla buluşan proje çocukların sayısı da son dönemde çok arttı. Çünkü eskiden annelerimizin bizimle uğraşacak kadar vakti de yoktu, vizyonu da… 

İş yerlerinde de bu durumun örneklerine sıkça rastlarsınız. Lider ile yönetici arasındaki fark savaşçı arketipini nasıl kullandıklarıyla yakından ilgilidir.  Kendi bildiğini takımına dikte eden ve tüm çalışanlarının kurşun asker gibi bir hedefte ve aynı modelde olmalarını talep eden yöneticiler, savaşçının gölge tarafını deneyimlerler. Bu sebeple genelde gergin, stresli ve kibirlidirler. Lider takım oyununu bilir, oyuncularını yakından tanır ve onların, potansiyellerini en üst noktada kullanamaları için rehberlik eder. Vizyonunu kontrol etmek için değil, genişletmek için kullanır. Sonuçta her iki model de başarıya ulaşabilir. Ama birinin ortamında stres, öfke ve suçluluk baskındır, diğerininkinde aidiyet ve tamamlanma hissi.  

Savaşçı arketipi değersizlik ve yetersizlik duygusuyla tetiklenen kahramanların şaşmaz durağıdır. Bize mücadeleyi öğretir. Gücümüzü kuşanmamız için gereken ateşi harlar. Ama özlemini çektiğimiz güçle dolmaya başlayınca savaşçılığı iş edinmek isteyebiliriz. Bu bir tuzaktır. Kurtarıcı rolüne soyunanlar bunun tipik bir karşılığıdır. Öfkesini, özellikle de intikam arzusunu öldüremeyen kişiler de Savaşçının gölge tarafından beslenmektedir. Vaktinde kendisini madur etmiş olan her neyse, ona dönüşerek cezasını bulmuştur. 

Toparlarken şöyle bir önermede bulanacağım kendimce: Dengeli bir eylem planı için içimizdeki Gezgin ile içimizdeki Savaşçı kol kola, yan yana yürümeli. Gezgin arketipini bir önceki bölümde incelemiştik. Gezgin’de ne kadar farkındalık arayışı varsa, Savaşçı’da da o kadar eylem arayışı var… İkisinin güç birliğinden, bütünlüğe giden yol açılır. İki arketipi birlikte ve dengeli kullanırsak hayatımıza müthiş ivme katacaklardır. Savaşçı keşif meraklısı olan Gezginin atalete kapılmasına engel olacak, onu sürekli dürtükleyecektir. Hayatın ve kendisinin farkında olan Gezgin ise, eylem odaklı ve eril Savaşçımızın fazlaca ısınıp kendini ateşe vermesini engelleyecektir. 

Bu yüzden hikayelerde kendini gerçekleştirmeye odaklanan savaşçının hırsını dengeleyen ve onu hak yolunda ilerlemeye teşvik eden bir akıl hocası vardır. Savaşçı hırçınlaşıp yoldan çıkacak olduğu an akıl hocası belirir ve onu dengeye getirmek için gerekirse güç kullanır. 

Gerçek hayatta böyle değil ama hikayeler gerçek hayatı metaforlarla anlatırlar. Arketipleri içimizdeki kahramanlar olarak düşünün demiştim. Bir kukla tiyatrosu gibidir içimiz. Öyle renkli, öyle farklı malzemelerden oluşur. Daldan dala atlayan maymunlar gibi, bir berikine bir ötekine konarız. Bize düşen bu oyunu yönetmektir. İçimizde senaryoyu bilen biri olduğunu hatırlamak ve hangi kahramanın repliğinin geldiğine, kalbimize danışarak karar vermektir.  

Biz bu mecrada savaşçı arketipinin aydınlık yüzüyle ilerlemeyi hedefliyoruz. Bu yüzden savaşçıdan kastımız diğerini kırıp geçiren değil, içindeki gücü fark eden ve bu güçle ilerleyen bir savaşçı. Çünkü o kalbin gücüyle dünyaları değiştirebileceğini de bilir, nerede durması gerektiğini de…

Bitirmeden önce yine yazı çalışması için sorular vermek isterim. Tabii bunları size fikir vermek için aktarıyorum. Siz gönlünüzden geçtiği şekilde çalışabilirsiniz. Bu çalışmaya otururken ateşi temsilen yanınıza bir mum yakmanızı, üzerinizde kırmızı bir giysi ya da kırmızı bir eşya bulundurmanızı tavsiye ederim. 

Nasıl başlayacağınızı bilmiyorsanız şu sorularla çalışabilirsiniz: 

-Cesaretle ilerlemem, adım atmam gereken durumlar neler? 

-Gücümü elime alıp harekete geçmeme engel olan nedir? (Duygu, düşünce, korku, endişe)

-Gücümü dışarıyı  kontrol etmek için mi harcıyorum, yoksa kendi hayatıma dirlik getirmek için mi? 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s