İçimizdeki Karanlık: Gölge Arketipi

Bir önceki bölümü yani Savaşçıyı uğurlarken sosyal medya paylaşımımda “Sırada Gölge var, Allah yardımcım olsun” diye yazmıştım. Yazdıklarımdan etkilendiğim doğrudur. Çünkü 

arketiplerle uğraşırken derinlere gömdüğümüz duygularımızı, korkularımızı, bilinçaltımızı  karıştırıyoruz. Halıyı kaldırıp altına süpürdüğümüz tozla, kirle yüzleşiyoruz. Arketipler soyut kavramlar olabilirler ama canlıdırlar. Onlara dokunduğunuz zaman tepki verir ve sizinle etkileşime girerler. Hani internette her hareketimizi takip eden algoritmalar var ya, tıpkı onlar gibi… Mesela bir ayakkabı beğendiniz. Sayfasına girip incelediniz ama sipariş vermeden çıktınız. Takip eden günler boyunca ilgili ilgisiz açtığınız her sayfada o ayakkabı karşınıza gelir. Kainatın interneti de böyle çalışıyor. Bir arketipe mi bakmıştınız? O da sizi görür. Takip eden günlerde, haftalarda çeşitli olaylarla sizi yoklar. Karşılaştıklarınız, izledikleriniz, okuduklarınız, yaşadıklarınız aracılığıyla size kendini hatırlatır. Bu tacizin tek bir amacı vardır. Sizi dönüştürmek… Yüklerinizden arınmanız için sizi teşvik etmek. Bunların hiçbiri kolay süreçler değil ama sonrasında yaşadığınız özgürlük ve hafiflik hissi her şeye değer. Şunu unutmayın, “şimdi sırası değil, zaten hayatım yeterince karışık” dediğiniz her seferinde sırtınızda taşıdığınız yüke bir çuval daha eklemiş oluyorsunuz. 

Bugün inceleyeceğimiz arketip olan Gölge çok kuvvetli bir arınma ve hafifleme fırsatı sunar. Son altı aydır böyle bir dönemden geçtiğim için anlatacaklarım tecrübeyle sabittir.  Bu podcast’i açmış olmamın da geçirdiğim dönemle yakından ilgisi varmış. Bunu şimdilerde fark ediyorum.  Önce size biraz gölgeden bahsedeyim sonra hepsini tek tek anlatacağım. 

Gölge, adı üstünde, kişiliğimizin karanlık yüzüdür. Bilmek, duymak, görmek istemediğimiz; ideallerimize uymayan, bizi utandıran, küçük düşüren tarafımızdır. Bu yüzden kendimizden kopartıp atmak isteriz onu, yok sayarız, üzerini örteriz. Bu yüzden “en kötü huyun nedir?” diye sorulduğunda “fazla iyi niyetli olmam” ya da “mükemmeliyetçi yapım” gibi “iyimser” yanıtlar veririz. Oysa her birimiz bencil, nankör, yalancı, kıskanç, acımasız, dedikoducu, iftiracı hatta hırsızızdır bir ölçüde… Merak etmeyin bütün kirli çamaşırlarımızı dökmemiz gerekmiyor. Fakat karanlığın da yaşamın ve bizim bir parçamız olduğunu kabul etmek bile, gölgenin üzerimizdeki baskısını hafifletiyor. Örneğin vahşice işlenmiş suçlara ve bunların sorumlularına lanet okumayı bırakmak bile önemli bir dönüşüm yaratıyor. Tepkisiz kalmaktan bahsetmiyorum sadece tepkilerimizi yeniden gözden geçirmeyi teklif ediyorum. Çünkü filmi biraz geriye sarınca bugünün zalimlerinin, aslında dünün madurları olduğu ortaya çıkıyor. 

Dünün madurunu bugünün zalimi yapan şey ise bastırdığı gölgesidir.  Düzeni besleyen, toplumsal çarkı döndüren mevcut yapıda her birimizin sorumluluğu var. Bana kalırsa yargıçlığa ya da kurtarıcılığa soyunmadan önce kendi kapımızın önünü süpürmek iyi bir başlangıç olabilir. Sonra da toplumsal dönüşüm için nasıl bir katkıda bulunabileceğimize gerçekçi ve daha hakkaniyetli bir zihinle yeniden bakabiliriz….

Yeryüzündeki düzenin perde arkasında kalan bir yüzü daha var. Kalplerimiz perdeli olduğundan göremiyoruz, aslında her şeyin olması gerektiği gibi gerçekleştiğini. Ve herbirimizin kuyruklarının birbirine değdiğini…  

Son dönemde bu perde inceliyor. Bu sabah çok sevdiğim Vedik astrolog Şebnem Ekşib’i dinlerken bir sözüne “işte budur!” dedim: “Soyut ile somut olanın iç içe olduğu bir dönemden geçiyoruz” demişti. Çok doğru: Görmesek de biliyoruz soyut olanı; dokunamasak da kavrıyoruz artık… Bu dolaşıklık giderek artacak çünkü dünya değişiyor, insanlık değişiyor. Son dönemde yaşadığımız zorlanmalar da bu yüzden, değişimin bünyemizde yarattığı sancılar bunlar. Giden gitmemek için zorluyor, bizler de bırakmamak için… Savaş tamtamlarının sesi  giderek yükseliyor. Sözde herkes rahatsız bu durumdan. Peki bunun sorumlusu kim? Trump ve birkaç dünya lideri ve onların adamları mı? Koca dünyanın kaderini bir avuç insanın kumpasları mı belirliyor? Ya da dünyayı sadece onlar mı kirletiyor? Tepemizde dönen enerjide bizim hiç mi sorumluluğumuz yok? En azından okuduğumuz lanetlerin, onlar ve biz diyerek yarattığımız ayrı gayrılığın bunda hiç mi payı yok? “Benim sorumluluğum yok” diyenlere tek bir şey söyleyebilirim: “Öyleyse kendini çok hafife alıyorsun.”

Ben bir insanın dünya barışına ancak kendi iç barışını tesis ederek katkıda bulunabileceğine inanıyorum. Çünkü bir insan değiştiğinde dünyası değişiyor. Ve her bir insanın değişimiyle dünya da değişiyor.

Şuna hiç şüphem yok ki 2019 yılının özellikle son altı ayında pek çok insan yoğun bir içsel çalkantı yaşıyor. Dışarıda bir şey olması da gerekmiyor. İçeride değişiyoruz. Her şeyden önce kendimizle ilişkimiz yenileniyor. Ve biliyorum bu hiç kolay olmuyor. Zaman zaman öfke krizlerine kapılıyorsunuz, kayıplarla yüzleşiyorsunuz, ortada hiçbir şey yokken içiniz daralıyor, eliniz hiçbir işe gitmiyor, eskiden sizin için çok önemli olan ve kendinize hedef olarak belirlediğiniz şeyler önemini yitirmiş gibi görünüyor. Kocaman bir balonun içinde, kulakları tıkayan bir boşlukta öylece süzülüyorsunuz. Ve bunun için de,, bir şey yapmak gelmiyor içinizden. 

Öncelikle rahat olun. Bu böyle bir dönem. Hepimiz için. Yenilenmek kolay değil, çünkü bırakmak hiç kolay değil. Hem kendi kişisel yüklerimizle sınanıyoruz bu dönemde, hem de organik bir parçası olduğumuz dünyanın geçtiği değişimden etkileniyoruz. Şundan kesinlikle eminim ki, hepimize bu dönemde iyi gelecek olan tek bir şey var: Şefkat… Her şeyden önce kendimize karşı şefkat. Kendimize şefkat göstermek bizi bencil yapmayacak çünkü derinlerde her birimiz ciddi bir suçluluk hissiyle boğuşuyoruz. Kendimize vermediğimizi, başkalarına da veremeyiz. 

Üzerini kapamaya, yok saymaya çalıştığımız karanlık yönümüz bizi fena halde kanırtıyor. Çünkü evrendeki her şey gibi karanlık da farkedilmek istiyor. Son günlerde daha da fazla. Dışarıda ne varsa içeride de o vardır. Dışarıda neyi izliyorsak, içeride de oyuzdur aslında. Gölgemizi ört bas etmek için direndiğimiz yeter artık. Bu uğurda çok fazla enerji harcadık. Bu son dönemeçten geçtikten sonra yeni bir gelecek var önümüzde. Şüphesiz taşsız tarlaya ya da cennet bağlarına varacak değiliz ama gerçekten çok önemli bir eşiği atlamış olacağız. 

Söylediklerimin dinleyen pek çok insanın kalbinde yankılandığını, daha yazarken kendi kalbimde hissettiğimi söylemeden de geçemeyeceğim.  

İçimizdeki karanlık da gitmek istiyor artık bunun için bizi derin bir yüzleşmeye çağırıyor. Ve şunu bilmeliyiz ki görevini tamamlamadan gitmeyecek. Farkedilmek için gerekirse büyük hamleler yapacak, gürültü çıkaracak. 

Ben içimdeki karanlığın çağrısını geçen bahar aylarında nihayet işittim. Aslında buna mecbur bırakıldım, bizzat kendim tarafından. O günlerde yazdığım bir yazıda baskılayıp durduğum gölgemin “değersizlik” olduğunu itiraf etmiştim. Bütün hayatım birisi, bir şey olmaya çalışarak geçmişti. Bu uğurda sevmediğim işlere girmiş, kendimi kötü hissettiğim ilişkiler yaşamıştım. Bir şey olmaya, kendimi oldurmaya çalışırken aslında olduğum kişiyi değersizleştirmiştim. İlk kez “ben buyum” ve “bu kadarım” diye yazdığım ve de yayınlamaya cesaret ettiğim o yazı her şeyin başlangıcı oldu. Bir kaç ay içinde de bu podcast serisine başladım. 

Sözde hikayecilik araçlarını kullanarak kendi hikayemizi açığa çıkarmamıza bir yazar olarak katkıda bulunuyorum. Fakat özde kendi kendimi kazıyorum, kendi dehlizlerime giriyorum, kendi karanlığımla yüzleşiyorum ve öncelikle kendi yolculuğuma ivme kazandırıyorum. 

Bunu yaparken hepimizi yazdığımın farkındayım. Çünkü yazarken ayrı gayrı diye bir şey olmadığını iliklerime kadar hissediyorum. 

Peki bu süreç nasıl gidiyor? Öncelikle şu son birkaç haftadır göğsümün ortasında bir taşla yaşıyorum. Aslında ben o taşı hayatım boyunca taşıdım ama şimdi şimdi bana ne kadar ağır geldiğini farketmeye başladım. Aynada sık sık kendime bakıyorum ve kendime sık sık “Önce sen” diyorum. Her konuda ve her şey için “önce sen”…  Bu bana çok iyi geldi. Kendimi ilk defa kıymetli hissetmeye başladım. Çevremde her zaman beni seven insanlar oldu elbette ama içeride sevgi yoksa, insan kıymet gördüklerine değil göremediklerine odaklanıyor… Ve hayatını herkesle ve her şeyle kavga ederek geçiriyor. 

Benim gölgem bu sevgili dinleyici/okur… Elbette bunun yanı sıra kıskançlık, yalancılık, dedikoduculuk, tembellik, iftiracılık yaptığım da oldu. Başka şeyler de vardırdır bu listeye eklenecek. Ama şunu belirtmeliyim ki bunların tümü, çekirdekteki ana nedene bağlı olarak seçtiğim kaçış yollarıdır. Yani değersiz hissettiğim için kıskançlık ederim, değersiz hissettiğim için dedikodu yaparım… Liste böyle uzar gider. Karanlığa bulaştığımız her eylem, aslında gölgemizi ört bas etmek içindir. Ve bu gittikçe alışkanlığa dönüşür.

Kahramanın Yolculuğunda Gölge haritanın en dip noktasında bulunur. Hikayelerde burası mağaranın en karanlık yeri olarak tasvir edilir. Yolculuğun bu aşamasında hikayedeki kahraman en azılı düşmanıyla yüzleşir. Ejderhalarla savaşır hatta ölüme yakın bir deneyim yaşar. Bu metaforun bize anlatmak istediği basitçe şudur: 

En derin korkunuzla yüzleşmediğiniz sürece tamamlanamazsınız ve gölgenizi öldürmeden  aydınlık yarınlara doğamazsınız…

Bu bölüm daha çok benim içimi dökmem şeklinde aktı biliyorum ama bende olanın sende de olduğunu biliyorum… Daha önce de yazmıştım Psikolog Leyla Navaro kadınların bu dünyada en çok değersizlikle, erkeklerin ise yetersizlikle sınandığından bahseder. Ve DNA’mıza işlemiş olan suçluluk duygusu bunların ateşini harlayıp durur. Gölge için sana bir yazı çalışması vermeyeceğim sevgili dinleyici/okur… Sadece onu buralarda bir yerde bulabileceğini söyleyebilirim. Öte yandan Gölgeyle yüzleştiğinde, bir yanını öldürüp çıkmalısın o mağaradan. Yoksa hayat boyu seni takip eder, hem de eskisinden daha acımasız bir tavırla. 

Bu sebeple bu bölümde ısrar yok. Hazırsan hayatını dönüştürecek bir fırsat seni bekliyor. Ama bunun için sıkı bir adanmışlığa ihtiyacın olacak. İçindeki Savaşçının enerjisini, dışarısıyla mücadelede tüketmek yerine, kendi Gölgeni ikna etmekte kullanmanı tavsiye edebilirim ancak. Yol senin yolun…  

İçimizdeki Karanlık: Gölge Arketipi” için 2 yorum

  1. O kadar güzel yazmışsınız ki bazı kısımları tekrar tekrar okudum.Bastırdığımız duyguların esiri olduğumuzu ve yüzleşmeden bu döngünün içinden çıkamayacağımızı çok güzel vurgulamışsınız. Aslında hepimizin içinde hissettiklerini dile getiren bir yazı olmuş. Hiç sıkılmadan okudum.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s