Ölüm ve Yeniden Doğum: Yokedici Arketipi

Her podcast bölümünün açılışında birlikte bir yolculuğa çıktık deyip duruyorum ama ben onuncu bölümde takılıp kaldım. Gölge Arketipi’ni yayınlamamdan bu yana üç ay geçti. Bu süre içinde çok mu meşguldüm? Bazı zamanlar. Yazmamın önünde bir engel mi vardı? Kimi zaman… Ama asıl neden;  benim gerçekten yolculuk döngüsünün en dibinde, en karanlık yerinde, yani mağarada, Gölge’yle birlikte takılıp kalmış olmamdı. Takip edenler bilir, Gölge’yi yazmaya girişirken tedirgindim. Bir not olarak şunu da araya sokuşturmalıyım: Bu konularda yazmanın insanın kendi bünyesine ve dolayısıyla hayatına doğrudan etki yaptığını anlatmıştım. Ayrıntılarını bir önceki bölümde dinleyebilirsiniz. Gölgeyi yazarken tedirgin olmam boşuna değildi elbette. Çok kolay girdim mağaraya fakat oradan bir türlü çıkamadım. Kısaca hatırlatmak gerekirse Gölge kişiliğimizin zayıf ve karanlık yönüydü. Kabullenemediğimiz, görmezden geldiğimiz, kendimize yakıştıramadığımız tarafımız. Hani o hep dışarıda birilerinde olan ama haşa bize asla uğramayan, fena huylar, zayıflıklar, korkaklıklar hatta kötülükler var ya işte onların hepsi az ya da çok bizde de var. Hatta en çok neyi kınıyorsak, gözümüze en çok ne batıyorsa, ayağımız en çok hangi taşlara takılıyorsa kendi Gölgemizi aramaya oradan başlamalıyız. Ben hayatımı ciddi oranda sekteye uğratan Gölgemin Değersizlik duygusu olduğunu fark etmiş ve bunu defalarca afişe etmiştim. Çünkü artık yakamı bıraksın istiyordum. Geçen zaman içinde buna bir de Suçluluk duygusu eklendi. Şaşırmadım. Çünkü suçluluk yeryüzündeki her insanın az ya da çok taşıdığı bir yüktür. İnsana yüzyıllardır günahkar olduğu ve bu yüzden cezalandırılacağı söylenmiştir. Zaten insani ilişkilerimiz de ödül-ceza sistemi üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla suçluluk ve suçlanma korkusu her birimizin derinliklerine işlemiştir. 

Elbette onlardan tamamıyla kurtulmayı beklemiyorum. Sadece yolumu tıkayan taşlaşmış alışkanlıklardan, huylardan, hissedişlerden, çekingenliklerden, tepkilerden kurtulmaya çalışıyorum. Yani bu duyguları kullanarak ördüğüm döngüyü kırıp, yoluma özgürce devam etmek istiyorum. 

Kendimle yüzleşme konusunda epey kafa yorduğum için yaşadıklarımı gözden geçirip kök korkulara ulaşmak zor olmadı.  Zor olanı omuzlarımdaki yükü indirirerek, mağaradan çıkmaktı. Yüzleşmeler sırasında korkularım epeyce bilince çıkmış ve bir ölçüde zayıflamıştı.  Ama dirençliydiler; beni terk etmediler. Bu yüzden bu kez onları yanıma alıp çıkmaktansa beklemeye karar verdim. Karanlığın içinde vakit geçirdim. Onları daha yakından tanımaya çalıştım. Bu esnada rüyalarıma daha fazla dikkat kesildim, bazılarını yazıp yorumladım. İşte tam bu sırada yani karanlığın içindeyken bir çare baş gösterdi. Karanlığın doğurgan olduğunu söylemiş miydim size? Olaylar şöyle gelişti: 

Bu yıl içinde basmayı planladığımız romanımın son gözden geçirmelerini yaparken ölüm ve yeniden doğum teması üzerinde yoğunlaşmıştım. Bu sırada Mircae Eliade’nin kitabında okuduğum bir bölüm bakış açımı tepeden tırnağa değiştirdi. Ben yüzleşmelerin ve farkındalık kazanmanın yolumu açabileceğine inanmıştım ama bu kez çok daha kuvvetli bir şeye ihtiyacım olduğuna ikna oldum: Benim “Doğum” enerjisine ihtiyacım vardı… 

Sorunumun kaynağını bulmuştum, çözümü de aynı yerdeydi yani sorunun doğduğu yerde: İlk deneyimde, ilk anıda…  Aslında bu benim bilmediğim ya da denemediğim bir şey değildi fakat çözümü tam olarak anlayamamış olduğumu farkettim. Çünkü ben ilk anıyla teması de bir yüzleşme ve bilince çıkarma deneyimi olarak değerlendirmiş ve öyle uygulamıştım. Fakat burada biraz gerçeküstü bir anlayışa ihtiyaç var. Eliade bu konuda ilkel insanlardan kadim inanışlara uzanan bir yelpazede, ritüelleri ve uygulamaları ayrıntılarıyla anlatınca bende bir ışık yandı. Ve denemeye karar verdim. Eğer siz de farkındayım ama değiştiremiyorum diyenlerdenseniz belki anlatacaklarım işinize yarayabilir… 

Önce kaynağımdan bahsedeyim: Mircae Eliade felsefe, dinler tarihi ve filoloji üzerine araştırmalar yapmış dünyaca ünlü bir üniversite hocası. Anlatacaklarım onun Doğubatı yayınlarından çıkan Mitler, Rüyalar ve Gizemler kitabından alıntılanmıştır. 

Baştan söyleyeyim konuyu biraz dolandırabilirim ama sabredin meseleyi anlamak için bu yolculuğa ihtiyaç var. Ve sanırım sonuç buna değecek: 

İlkel toplumlar ve kadim öğretiler etkin hatırlamaya çok önem veriyorlardı. Mesela Hindular hatırlamanın iyileştirici ve sağaltıcı yani tedavi edici işlevinden yararlanıyorlardı. Eski yaşamları hatırlamak, başlangıç zamanına gidebilmek için önemliydi. Ruh göçlerini durdurmanın ve karmayı bitirmenin yolu hatırlamaktan geçiyordu. 

Hatırlama söz konusu olduğunda Platoncu öğretiye ve onun Pisagorcu köklerine  bakmadan olmaz. Matematikçi ve filozof Pisagor Ege’li bir hemşehrimiz. Kırk yaşına kadar Kuşadası’na bir buçuk kilometre uzaklıktaki Sisam adasında yaşamış ve orada kendi adını taşıyan bir gizem okulu kurmuş. Çok gizli çalışan Pisagor kardeşliğinin eski Mısır inisiyelerinin öğretilerinden faydalandığı biliniyor. Hatırlamak varoluşun gizemini çözmek için önemliydi. Ve Pisagor kardeşliğinin bunun için gizli ilimleri ve ritüellerini kullandığı söyleniyordu. Pisagor’un geometri ve müzik notaları üzerine yoğunlaşan keşiflerinde,  etkin hatırlama için başvurdukları ritüellerin etkisinin olup olmadığını merak ediyor insan. Zira Pisagor’un kırk yaşından sonra gittiği İtalya kıyılarındaki Kroton kentinde dini lider gibi davranıp, bir reenkarnasyon doktrini öğrettiği açık bilgidir.  

Fark etmişsinizdir, temas ettiğimiz noktada hatırlamak artık kişisel anıları hatırlamanın ötesine geçti ve evrenin ortak hatırasına ulaşma arayışına dönüştü: Yani Kollektif bilgiye… Her birimize açık olan ama yalnızca arayanların temas edebildiği ortak bilgi ve anı havuzuna… 

Pisagorcu gelenekten etkilenen Platon da hatırladıklarını kavramlaştırdı. Bu podcast serisinde rehber aldığımız arketiplerin atası diyebileceğimiz idea kavramını ortaya atan Platon’dur. İdea tıpkı arketipler gibi şeylerin ilk örneğidir. İdealar somut değil soyuttur. Duyularla değil anımsama yoluyla kavranabilir. 

Geldik mi yine hatırlamanın önemine… Platon’a göre insan hakikati bilmeyi ve varlığında bütünlük kazanmayı istiyorsa başlangıç zamanını hatırlamak zorundadır. 

Ben de bu bölümde bu iki ayak üzerinde ilerliyorum. Birinci ayak hakikati öğrenmek, onu bilince çıkarmak yani sebebini ve onun kaynağını anlamak…İkinci ayak ise varlığında bütünlük kazanmak. İşte burası benim de yeni uyandığım bir alan. 

İlk olaya dönmek yani hatırlamak, travmanın bilince ulaşmasını sağlıyor:  Yani yaşadığım sorunun ilk nerede başladığını ve tekrara düştüğüm duyguyu nerede ve hangi olayla  öğrendiğimi buluyorum.  Ama hatırlamanın  bunun ötesinde bir etkisi var. İşte sihir ya da simya bu noktada ortaya çıkıyor. Kişi simgesel olarak geçmişe döndüğünde olayın yaratım anıyla zamandaş kılınıyor. Bu sırada travmadan önceki haline yani parçalanmadan önceki haline, yani tam ve bütün olduğu zamana temas ediyor. Ve sihir de tam burada gerçekleşiyor. Bu temas insan bünyesinde yeniden doğum etkisi yaratıyor. Bütün o uygulamaların, ritüellerin, tedavi yöntemlerinin temelinde bu sistematik var.  Yani yıpranmış bir mekanizmayı onarmayı hedeflemiyorlar. Organizmanın yeniden yaratılmasına odaklanıyorlar. Çok basit ve yaygın bir örnekle izah etmek gerekirse diyelim ki eşiniz ya da sevgiliniz sizi aldattı. Güven duygunuz başta olmak üzere sevgi, özdeğer gibi pekçok başlık altında sarsıntı yaşarsınız. Kalbiniz kırılır. Zaman geçip o deneyim sizden uzaklaştıkça iyileştiğinizi hissedersiniz. Fakat yeni bir ilişki hayatınıza girdiği anda aynı tekrara dönersiniz. Çünkü kalbinizin kırık parçalarını toplayıp yapıştırınca yeni bir kalp elde etmiyorsunuz. Yeni bir kalp için onun parçalanmadan önceki tam ve bütün haline temas etmeniz gerekiyor. Bu temas yeniden doğumu mümkün kılıyor. 

Bu mekanizmayı lineer zaman algısında anlamaya çalışmayın çünkü bildiğimiz zaman algısı içinde geçmişe gitmek mümkün değildir. Fakat kuantum zamanda yolculuk mümkündür çünkü kuantum alanda zaman döngüseldir. Kuantum alanda travmanızın gerçekleştiği ana ve ondan hemen önceki ana gitmek, yani parçalanmadan önceki tam ve bütün hissettiğiniz vaktin enerjisine temas etmek mümkündür. 

Kendi deneyimime dayanarak şunu söyleyebilirim. Beyin dalgalarımızın aktif olduğu yani düşünüp taşınarak hatırladığımız zaman diliminde geçmiş hep geçmiş olarak kalıyor. Anılarınızla ne kadar yüzleşirseniz yüzleşin farkındalık kazanıyorsunuz ama iyileşme gerçekleşmiyor. Oysa beyin dalgalarının sakinleşip daha geniş frekanslara indiği uygulamalarda sanki zamanın içinde bir kapı açılıyor. Ve bu hal istediğiniz anla temas edebilmenizi mümkün kılıyor. Aslında primitif bir ölçekte zaman yolculuğu yapmış oluyorsunuz. Elbette bunu tek başına gerçekleştirmek mümkün değil. Bu yüzden güvendiğiniz bir yönteme başvurmak ve bir uygulayıcıdan yardım almak gerekiyor. Son dönemde bilinçaltı temizliğine odaklanan bunca yöntemin ortaya çıkması insanların yoğun bir şekilde artan değişim dönüşüm talebinden kaynaklanıyor. Elbette pıtrak gibi türeyen kişisel gelişim alanlarının tamamının güvenilir olduğunu söylemiyorum ama topunu birden küçümsemenin altındaki kibri de anlayamıyorum. Biliyorsunuz modern tedavi yöntemleri de ilk olaya dönmenin dönüştürücü etkisinden yararlanıyorlar. 

Yöntem kişinin yapısı, dünyayı algılayışına bağlı olarak değişim gösterecektir. Fakat benim anladığım ve dakikalardır anlatmaya çalıştığım üzere bütün yollar aynı temel yöntem üzerinden ilerliyor. Ruhu tekrar tam ve bütün hissettirmek için bir yolculuğa çıkarıyor. Bu sırada kişi travmanın sadece bir deneyim olduğuna uyanıyor. Travma deneyime dönüştüğü an kişiyi parçalamaktan vazgeçip sakince bünyeye karışıyor. 

Ben bu süreçte kendimce seçtiğim yöntemden fayda gördüm. İlk defa tabiatımın adeta kemikleşmiş olan bir parçasının yavaş yavaş çözüldüğünü hissediyorum. Bununla birlikte dışarıda da yani yaşamımda da değişiklikler oluyor. Malum 2020 gümbür geldi. Biliyorum üzüntü verici olaylar yaşıyoruz ve bazı kardeşlerimizi bu değişim rüzgarında kaybediyoruz. Ama bugün hayattaysak tek bir seçeneğimiz var ayağa kalkıp devam etmek ve korkmak yerine bu enerjinin dönüştürücü etkisinden mümkün olduğunca yararlanmak. Yalnızca dünya sarsılmıyor fark ettiyseniz kişisel yaşamlarımızda da sarsıntılar yaşanıyor. Bunların hepsinin mesajı var. Hem kişisel alışkanlıklarımızı hem de toplumsal alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Yeni dönem bizden bunu talep ediyor. 

Bence doğum ve ölüm üzerine yazmanın tam zamanıdır… Yeterince derinliklere inerseniz yazmak da kuantum bir faaliyete dönüşebilir. Bana kalırsa doğum da, ölüm de bu dünyaya dair kavramlar. Ölümü keşfetmek için ölmeyi beklememek gerekiyor. Dünya hayatının sırrı doğum ve ölümde saklı. Sandığımızdan da geniş manada… Biz doğum deyince anne karnını, ölüm deyince mezarı hatırlıyoruz. Çünkü bunlar ilk anı…  Oysa bir hayatımız boyunca defalarca ölüp yeniden doğuyoruz. Bedenimizde her gün milyarlarca hücre ölüyor. Üstelik bunun planlı bir ölüm olduğunu biliyor muydunuz? Vakti geldiğinde hücre kendini imha ediyor ya da yutuyor. Bedenimiz  yaşamak için yenilenmek zorunda olduğunu biliyor ve bunu hiç sorgulamadan yapıyor. Ölümden yaşam doğuyor. Bünyemizde vakti geldiği halde ölmeyi beceremeyen tek şey düşüncelerimiz. Takıntılarımızla mumyalıyoruz kendimizi. Kanser hastalığı beden ölümü durdurduğu için ortaya çıkıyor. Bırakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bırakmayı bilmediğimiz için sürekli ayrı tekrarları üretiyoruz. Ölmeyi bilmediğimiz için tekrar tekrar aynı hayatı yaşıyoruz. Düşünsenize şu sınırlı ömürde keşfedilecek onca şey varken, her gün yeni bir insan olmayı deneyimlemek varken tekrarlar ne büyük zaman ve enerji kaybı. 

Özetle dostlar, bize gereken yaşarken ölmeyi öğrenmektir. Ölmeyi ve küllerinden yeniden doğmayı.. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s