Uyanış

Kahramanın yolculuğunda eve dönüş zamanıdır artık. Yolun üçte ikisi geride kaldı. Bu bölümde arketip yok, bir kavramı, bir dönüm noktasını,  “uyanış”ı ele alacağız. Öyle ya bu kadar yol gidip, yüzleşmelerden geçtikten sonra, uyanabildik mi bakalım? Sahi neye uyanmamız gerekiyor? Uyku neresiydi, uyanık olmak ne demek? Uyanış deyince aydınlanmak, aşkın bir deneyim yaşamak ya da Kamil İnsan mertebesine mi ulaşmak gerekiyor? Hikayelerdeki kahramanlar neye uyanıyorlar?

Benim hayatım irili ufaklı aydınlanma anlarıyla doludur. Her seferinde “Tamam! işte budur, ben bu işi çözdüm” dediğim noktada, tam olarak anlayamamış olduğumu, zira amaçladığım yerden ve ruh halinden hala çok uzakta bulunduğumu görmüşümdür. Bu durum yıllar içinde beni hayalkırıklığına, yılgınlığa ve inançsızlığa götürdü. Bir an geldi ve önemli, değerli bulduğum hiçbir şeyin anlamı olmadığını, kendimi kandırdığımı, abarttığımı düşündüm. Hikayelere de kendime de  küstüm. Bu bir müddet böyle devam etti. Boşlukta, amaçsız, inançsız, anlamdan yoksun günü kurtaran bir hayat. Fakat bir süre sonra bu boşluk ve belirsizlik hali hayatımda yaşadığım en büyük karanlığa dönüştü. Hiçbir acı veya kayıp bu kadar karartmamıştı dünyamı. Rüyalarım o günlerde griye boyandı ve normale dönmesi yıllarımı aldı. Kendimi o kuyudan çıkarıp tekrar başladığım yere  -yani burun kıvırıp beğenmediğim o yere geri dönebilmek bile yıllar aldı. Fakat inanın bana hiçbir yolculuk boşuna yapılmıyor. Hani eskiden sınıfta kalmak vardı. Çift dikiş gidenlere sağlamcı denirdi. Yanlış da değilmiş, sınıfta kalıp aynı yolu bir daha yürüdüğünde yerine oturmamış taşları fark etmek; neden olmadığını,,, neyin eksik kaldığını görmek mümkünmüş. 

İnsan en çok gençken hayatı çözdüğünü sanıyor ve buna gerçekten inanıyor. Hikayecilik eğitimime katılan bir üniversite öğrencisi geldi şimdi aklıma. Kahramanın Yolculuğu’nu anlatırken, olgunluğun ve anlamın yaşla birlikte geliştiğinden bahsediyordum. Bu kız hemen söz alıp “Ama bu kişiye göre değişir. Bazıları erken yaşta fark eder bunları” diye itiraz etti ve kendine dair farkındalıklarını paylaştı. O zaman içimden “Demek benden sonra sırada sen varsın” diye geçirdim. Çünkü akıllı olduğuna ve aklıyla her şeyi mükkemmel şekilde planlayabileceğine, bu şekilde hata yapmayacağına inanıyordu. Kısacası hayatla kavga etmeye hazırlanıyordu. Çünkü hayatta mükemmel plan da, planlama da yoktu. Hatta kimsenin hayatı planladığı ya da hayalini kurduğu gibi geçmiyordu. Daha genç olanların yanılmalarının nedeni, hep bir şeylerin gün gelip değişeceğini, sihirli bir elin dokunup hayallerini gerçekleştireceğini sanmalarıdır. Çoğu kez öyle olmaz, olanların da biz pek farkına varmayız. 

Alttan alta kendini hissettiren bir eksiklik duygusuyla birlikte akıp gider yıllar. Kimi zaman coşkulu, kimi zaman acılı, kimi gün karanlık, kimi gün neşe içindedir hayatımız… Ama çoğu kez kıymetini bilmeden geçer zaman… Çünkü hep varılacak bir yer, giderilecek bir ihtiyaç, tatmin edilecek arzular vardır. Hep eksiktir kahraman, yol boyunca da eksik kalacaktır. 

Peki neden eksik hisseder insan? Neden bir türlü dolmaz kabı? Platon’un Şölen adlı eserinde anlatılır bunun hikayesi. Mitolojik çağlarda insanlar kadın ya da erkek diye ikiye ayrılmazlarmış. Sırt sırta yapışık iki bedenden oluşan gövdeleri dört kollu ve dört bacaklı bir top gibiymiş. Bedensel bütünlükleri sayesinde hiç bir eksiklik ya da ihtiyaç hissetmedikleri için zaman içinde göğe tırmanıp tanrılara kafa tutmaya başlamışlar. Zeus buna çok öfkelenmiş ve tanrıları toplantıya çağırmış. Daha önce yaptıkları gibi insanları bir tufanla yok etmeyi düşünmüşler önce, ama vazgeçmişler. Onları öldürmeyecek fakat güçten düşürecek bir formül bulmuşlar. İnsanları bir meyve gibi ikiye ayırmışlar. Eksik parçalarını hayat boyu hatırlayıp unutmasınlar diye de, o güne kadar arkaya bakan başlarını önlerine çevirmişler. O gün bugündür insanlar diğer yarılarının özlemiyle yaşarken, bir yandan da iki ayaklarının üzerinde dengede kalmaya çabalayıp durmuşlar. İşte aşk da bu tamamlanma ihtiyacından doğmuş. Pek çok farklı açıdan yorumlanır bu mit biliyorum. Zaten pekçok farklı kültürde aynı mitin başka anlatımlarına da rastlarsınız. Hikaye anlatıcıya göre değişebilir. Her hikayenin dânesi de, dinleyicisine göre değişir. Ben de kendi bakış açımdan yorumlayacağım bu hikayenin hediyesini. 

Bana göre bu hikaye insandaki eksiklik hissinin varoluşsal olduğunu söyler. Bu sebeple ortaya çıkan tamamlanma arzusunun da yaşamak ve sürekli arayışta kalmamız için en kuvvetli dinamiği oluşturduğunu… Yani insan dünya hayatına köklenebilmek için, eksik hissetmek zorundadır. Aksi takdirde hikayede de anlatıldığı gibi tamlık hissi, aşkınlığı ve Tanrı katına meyletmeyi beraberinde getiriyor. Tamamlanmış hisseden insanın dünyayla işi bitiyor.

Bu bakış açısıyla eksiklik aslında yarayışlı bir şeydir. Tabii dünya hayatının ve insan olmayı deneyimlemenin ruhunuz için kıymetli olduğunu düşünüyorsanız. Elbette doygunluğa erişeceğimiz bir nokta var. Bu hakikatin ortaya çıktığı an olsa gerek. Ama o zamana kadar eksik parçayı ararken öğreneceğiz, eksik parçamızı ararken deneyim kazanacağız, eksik parçamızı ararken halden hale geçeceğiz. Kahramanın Yolculuğu da budur işte: Bir arayış ve tamamlanma öyküsüdür. Podcast’in en başında ne demiştik? Her iyi hikayede kahramanı sıradan bir günde, sıradan dünyasının içinde buluruz. Her şey olağan görünmekle birlikte daha ilk sahneden onun bir sıkıntısı olduğunu, derinlerine gömdüğü bir ihtiyacın çağrısını almakta olduğunu da güçlü şekilde hissederiz. 

Bugün hepimizin içinde bulunduğu durum budur. Herkesin hayattaki ihtiyacı anı havuzunda biriktirdiklerine göre değişir. Yaşam senaryomuz ve yolculuğumuz bu ihtiyaca göre şekillenir. Kimi ilişkilerinde arar eksik parçasını, kimi kariyerinde, kimi bedeninde, kimi entellektüel faaliyetlerinde… Kimileri de dünyayı değiştirip insanları ya da hayvanları veya doğayı kurtararak tamamlanacağını sanır.

  Son zamanlarda eksiklik ihtiyacını körükleyen, olduğundan da büyük gösteren bir etken daha var hayatımızda: Sosyal medya. Bir yandan bizi birbirimize yakınlaştırırken, diğer yandan eksiklik hissimizi harlayan bir araç. Kapitalist sistemin bir şeyler satmak için pazarladığı mükemmel hayatlar kabımızın parayla, güzellikle, aşkla, ideal partnerle ya da mutlu bir yuvayla dolabileceğini vaadediyor bize. Öyle olmadığını bir çoğumuz biliyoruz ama yine de bu oyuna geliyoruz. Hepimiz bir an için kendimizden geçip, başka hayatlara imreniyoruz. “Ah keşke…” diyoruz. Ve işte o an bir parçamızı daha yitiriyoruz. Eksiklik hissini duyduğumuz her deneyim, enerji bedenimizde küçük çaplı bir travma etkisi yaratıyor. Böyle böyle, su akıtan testi gibi farkına varmadan boşaltıyoruz kabımızı. Başka bir yerden doldurmuyorsak, o zaman bu kayıplar giderek psikolojimizi bozuyor. FOMO Sendromu diyorlar buna. Açılımı “Fear of Missing Out”. Türkçeye “Eksik Kalma Korkusu” olarak çevrilmiş. Sosyal medyanın, bu sendromu, yüzde kırkiki oranında arttırdığı söyleniyor.  Ezcümle zaten doğuştan getirdiğimiz eksiklik hissi son zamanlarda tavan yapmış durumda. Yani kahramanın işi artık bir kat daha zor. Eve dönmeden önce eksik parçalarımızı tamamlamamız gerekiyor ya… Günümüz koşulları iş yükümüz daha da arttı. Hemen her saatte bir ekranın başında parça parça bölünüp eksiliyorken, hangi birini toparlayacağız? 

Bence işe başlamak için pratik bir yol var. Bende gerçekten işe yaradı. O yüzden bugün sizinle de paylaşacağım. 

İşe her şeyin başladığı yere, yani çocukluğunuza giderek başlayacaksınız. Bazı uygulamalar bunu anne karnına kadar da çekebiliyorlar. Benim bu konuya uyanışım birkaç ay önce izlediğim bir video ile oldu. Küçük çocukların genellikle Teta beyin dalga seviyesinde oldukları ve bu sayede beyinlerinin çevrelerinde gözlemledikleri deneyimleri, modelleri bir çeşit hayat düsturu gibi kopyaladıklarından bahsediliyordu. Hepimizin yaşadığı ve sonra da gözlemlediği gibi, çocukluk soyutla somutun karıştığı, ve oyunlardaki hayal dünyasıyla gerçek dünyanın iç içe yaşandığı bir dönemdir. 

Yetişkinlikte Teta beyin dalgaları rehavet anlarında ve meditasyon sırasında görülmekteymiş. 

Alfa ve Teta zihin durumları yani hafif hipnoz ve derin hipnoz halleri, yüksek miktarda bilgiyi ezberlemek, bilgileri sünger gibi çekmek, hatırlamak ve öğrenmek için idealmiş. Yani çocukken ne görüyorsak, kimi izliyorsak bunu bir model olarak aklımıza kazıyoruz. Sonra da çoğu zaman farkında bile olmadan bu modeli tekrar edip duruyoruz. Buna bariz örnekler verebiliriz. Mesela çocukluğunda babasından dayak yiyen bir kadının evlenince de dayakçı kocaya denk gelmesi. Aynı şekilde şiddet gören erkek çocuğunun karısını ya da çocuklarını dövmesi. Bazen insanlar bu kaderin içinde kısılıp kalırlar. Onları kıstıran yanlızca dış etkenler de değildir. Çoğu zaman bilinçaltı en büyük gardiyandır. Tabii insan psikolojisi bu kadar sade ve tek bir faktöre bağlı olarak iş görmüyor. Çocukken yaşadığımız olaylar karşısında aldığımız kararlar ve yaptığımız seçimler de çok belirleyici. 

Çünkü bu kararlar ve seçimler doğrultusunda enerjimizi parçalayabiliyoruz. Şiddete ya da duygusal bir eziyete maruz kalan çocuk bunu kaldıramadığı noktada, kendine farklı bir gerçeklik seçebiliyor. İşte bu noktada hakikati gören tarafından ve orada yükselen duygularından vazgeçiyor. Alın size bir kayıp parça. 

Ben yaptığım çalışmada, kendi çocukluğumda yaşadığım bir duruma öfkelenen, bağırmak, itiraz etmek, hatta kafa tutmak isteyen yanımı kendimden dışlamış olduğumu fark ettim. O da bendim, benden benim tarafımdan koparılmış bir parçamdı. Neden yapmıştım bunu? Neden vermiştim bu kararı? Hem acıdan kaçmak için, hem de çok sevdiğim birini kaybetmemek için. Onunla ilgili gerçek hislerimi sabote etmiştim. Onun için kendimden vazgeçmiştim. Eee, ne var bunda demeyin? Çünkü bu kopuş kadersel bir istikamet değişikliği yaratıyor. Bir alışkanlığa dönüşüyor. Eksik parçam öfkelenen, bağırmak, itiraz etmek isteyen Arzu’ydu. Onu çok küçük yaşta kendimden dışladığım için yoluma mücadeleden ve acıdan kaçan bir karakter olarak devam ettim. Her şeyi olumlu tarafından görmeye çalışan; acılı kısımları, sinir bozan yanları es geçen; aynı zamanda pasif, uydum akıllı bir insan tipi yarattım. Başkalarını memnun görmek, onların onayını almak, benim mutluluğumdan daha önemli hale geldi. Ya da şöyle diyeyim benim mutluluğum buna bağlı hale geldi.  

Eğer kadınsanız bu model size bir hayli tanıdık gelebilir. Çünkü kız çocuklarının yaradılış gereği beynindeki format da budur. Bu cinsiyetimizin bize aktardığı bir koddur. Ama buraya şimdi fazla giremeyeceğim aksi takdirde konu dağılacak. 

Ben eksik parçamı bilincim açık ama hafif hipnoz durumunda yaptığım yönlendirmeli bir çalışma sırasında fark ettim. Bu huyumu, etkin arketiplerimi yıllar önce çözmüştüm, biliyordum. Bu konuda çok okurum ve yazarım. Ama bunları zihnimin son derece etkin olduğu Beta beyin dalgalarıyla yaparım. Aslında ben çok zihin odaklı bir insanımdır. 

Teta zihinde yapılan bu çalışmanın bende yarattığı fark şuydu. Ben nerede, nasıl ve neden parçalandığımı gördüm. Ve kötü bellediğim parçamın da bana ait olduğunu, onu sahiplenmem gerektiğini, yaşam yolculuğumda ona ihtiyacım olduğunu gayet net bir şekilde hissettim. Sanki kolum kopmuş ve yıllardır kolsuz gezmişim sonra bir şekilde tek kolla işimi görmeye kendimi alıştırdığım için bunun farkında değilmişim gibi. Ama sözünü ettiğim deneyim sırasında adeta gözüm açıldı. Diğer kolum nerede diye sordum kendime… Ve yanıt geldi. Bizden kopan enerji parçaları uzay boşlukta kaybolmuyorlar. Genetik olarak bizden sonra gelenlere devrolabiliyor. Ben eksik parçamı çok yakınımda buldum. Buradan sonrası benim dışımda hikayeleri de kapsadığı için ayrıntıya giremeyeceğim. Fakat şu kadarını söyleyebilirim. Benden kopan parçayı geri çağırdım. O da dünden razı gibiydi fakat benim hor gördüğümü sahiplenen kişi onu vermeye yanaşmadı. Onu ikna etmek hayli zor oldu ama başardık.

Biliyorum bu anlattıklarım soyut deneyimler, hayal gibi geliyor sizlere, Benim için de soyuttu ama hayal değildi. Çünkü ben o kavuşma anını bedenimde gayet somut bir şekilde yaşadım. Ve o gün bugündür de, ben eski ben değilim. Ciddi bir değişim oldu hislerimde, ilişkilerimde ve kendimi tanımlamamda. Dün asla cesaret edemeyeceğim kararları bugün takır takır alabilecek güçte olduğumu hissettim. Elbette hayatımı bir çırpıda yıkıp dökecek değilim. Ama gerektiğinde kendim için her şeyi göze alabileceğimi biliyorum artık ve bundan eminim. Kendimi çok ama çok kıymetli buluyorum. 

Eksik parçam güç verdi bana, bilenmiş ve enerji dolu haliyle geri döndü. Eskiden kendi içimde pişirip kendi içimde yediklerimi şimdi yeri geldiğinde dan dan herkesin yüzüne karşı söyleyebileceğimi hissediyorum. Eskiden “Ben buyum ve bu kadarım derdim” şimdi ise “Ben buyum ve sandığınızdan çok daha fazlasıyım” demek istiyorum.

Bu deneyimde fark ettiğim çok önemli bir başka nokta da, benim de başkalarından kopan parçaları bünyeme katmış olduğumdu. Bunlar genellikle ana babalarımız ya da çocukken bizi büyüten kişiler oluyor. Onların travmalarıyla kopan parçaları da, en yakındaki yavru tarafından sahiplenilebiliyor. Çalışma sırasında bunlar da sahiplerine iade edildiler.

İşte ben bugünlerde yolda izde bıraktığım eksik parçalarımı toparlama arayışındayım. Bu arayış sayesinde hem hayat hikayem açığa çıkıyor, hem de yaşadığım olayların özellikle de tekrar eden döngülerimin nedenleri aydınlanıyor. Kahramanın yolculuğu da budur zaten, bir tamamlanma hikayesidir. Eve dönmeden önce kahramanın bütünlük hissini tatması ve  mümkünse, bir müddet de böyle yaşamayı deneyimlemesi icap eder. Çünkü hikayemiz ancak o zaman tamamına erer. 

Beni başından beri takip ediyorsanız, uyanış derken 3. boyuttan 4. boyuta geçmekten ya da aydınlanmaktan bahsetmeyeceğimi umarım tahmin etmişsindir. Boyutlar ötesi deneyimlerin de var olduğunu biliyorum ama bu boyutta yapacak bunca işimiz dururken kendi yolculuğumuza odaklanmanın daha akıllıca olduğunu düşünüyorum. Zaten başlarken ne dedik, dünya hayatı eksikli bir hayat. Yapısı böyle. Buraya köklenip odağımızı buradaki deneyime verebilelim diye böyle.

İnsan önce kendi hayatına uyanmalı, kendi hikayesini fark etmeli, kendi eksiklerini görmeli, yüz çevirdiklerini, benim gibi yolda kaybettiklerini fark etmeli. İnanın bu çaba karşılıksız kalmıyor. Hayat değişiyor, ilişkiler değişiyor, duygu durumunuz değişiyor, kısacası dünya değişiyor. Ve ne yalan söyleyeyim herkese öcü gibi görünen 2020 yılı benim içsel toparlanmam açısından büyük fırsatlar sundu. Zamanın hızlandığına ve artık ne yapmam gerekiyorsa bir an önce yapmam gerektiğine uyandım. 

Size nacizane tavsiyem, her gün yazın. Hep söylerim düşünmek başkadır, yazmak bambaşka. Düşünürken daldan dala atlayan maymunların oyununa gelirsiniz sıklıkla ama yazarken kendinizden haber alırsınız. Bir de her gün meditasyon yapın. Nefesinizi açın. Gündemi daha az takip edin. Ben yirmi yıla yakın süreyle habercilik yaptığım için, gündemi çok etkin ve içeriden takip ettim. Hiçbir faydasını görmedim. Son on yıldır da uzaktan, sadece ihtiyacım olan bilgiyi alacak kadar izliyorum. Çok faydasını gördüm. 

Ve bunlara ilave olarak birini yargılayacak ya da eleştirecek noktaya geldiğinizde  onun size sizi göstermek için tutulmuş bir ayna olduğunu hatırlamaya çalışın. O bir fırsat aslında, o bir armağan, o bir öğretmen. Bunu bir oyun, alışkanlık haline getirmeye çalışın. Biliyorum bu hiç kolay değil, ben de zorluk yaşıyorum. Her gün iki ayağımın üzerinde dengede kalmaya çabalıyorum. Ama geleceğin dünyası bizi bununla imtihan edecek gibi görünüyor. Empatik öğrenmeyle… 

Burada anlattığım deneyimlerimle ilgili sorular gelebiliyor. Açıkça adres göstermeyi sevmiyorum çünkü çözümlerin etkinliği kişinin karakterine, inançlarına göre değişir. Ama bana doğrudan yazarsanız yanıtlamaya çalışırım. Bu arada ben de sizleri merak ediyorum. Lütfen daha çok yazın. Daha çok paylaşalım. Bana sosyal medyadan, ya da  arzuzengin.com‘dan ulaşabilirsiniz. Bir önceki bölümde Zümrüdü Anka Kuşunda ne demiştik?  Şunun şurasında otuz kuşuz bu yolda… Simurg’a varmaya az kaldı….

Uyanış” için 4 yorum

  1. Merhaba yoldaş!
    Simurga ucus yolunda kanat cirparken size rastlamak cok sasirtmisti beni cunku uzaklardan ve çölden başlamiştim yolculuguma. Ordaki yalnizligimin yolda da surecegini dusunuyordum. Tarih ve fizyoloji bilgisiyle doldurmaya calistigim heybemin,beni arketiplere göturmesiyle kesismişti yolculuģumuz iyi ki de kesişmiş.
    Bu yayininizda kaynak belirtmeden insan beyninin bilincalti/ustu isleyisiyle ilgili söylediginiz seyleri duyunca sormak istedim kaynaginizi? Dr.Bruce Liptonmuydu? Eger oysa yine sasiracagim ve biraz da uzulecegim ayni kaynaktan beslenipte birbirimizi teget gecmis oldugumuz icin.
    Son bir sorum olacak yolculugumuz,meslegimiz,hayata bakişimiz,anlamarayişimiz,davranişlarimiz üzerinde isimlerimizin belirleyiciliği üzerine dusundunuz mu? Belirleyiciyse nasil bir etki yaratmiş olabilir?
    Cik cik cik cik

    Beğen

    1. Değerli yorum için teşekkürler. Sözünü ettiğiniz kaynakla hiç temasım olmadı ama en kısa zamanda inceleyeceğim, merak ettim. Benim izlediğim video başka bir bilim insanına aitti ama adını tam hatırlamıyorum açıkçası. Zaten ondan sonra tarama yapıp konuyu pek çok başka kaynaktan da okuyup teyit ettim.
      Yolumuzu isimlerimiz mi açıyor yoksa isimlerimiz yüzünden mi bu yoldayız? Bilmem ki biraz yumurta tavuk ilişkisi gibi sanki…

      Beğen

      1. Ben tesekkur ederim cvp icin.Bahsettigim kaynağin kısa bir versiyonunun linkini paylasicagim aşagida.Ayrica 1.yorumumun son paeagrafinda ki sorulara ilişkin ne düşündügumu daha uygun bir vakitte ifade etmeye calisacagim.Saglicakla kalın.

        Cik cik cik

        Beğen

  2. Merhaba yoldaş!
    Simurga ucus yolunda kanat cirparken size rastlamak cok sasirtmisti beni cunku uzaklardan ve çölden başlamiştim yolculuguma. Ordaki yalnizligimin yolda da surecegini dusunuyordum. Tarih ve fizyoloji bilgisiyle doldurmaya calistigim heybemin,beni arketiplere göturmesiyle kesismişti yolculuģumuz iyi ki de kesişmiş.
    Bu yayininizda kaynak belirtmeden insan beyninin bilincalti/ustu isleyisiyle ilgili söylediginiz seyleri duyunca sormak istedim kaynaginizi? Dr.Bruce Liptonmuydu? Eger oysa yine sasiracagim ve biraz da uzulecegim ayni kaynaktan beslenipte birbirimizi teget gecmis oldugumuz icin.
    Son bir sorum olacak yolculugumuz,meslegimiz,hayata bakişimiz,anlamarayişimiz,davranişlarimiz üzerinde isimlerimizin belirleyiciliği üzerine dusundunuz mu? Belirleyiciyse nasil bir etki yaratmiş olabilir?
    Cik cik cik cik

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s