Hikayeler aracılığıyla bağ kurmak

Hikayelerle çalışırken yaka kartlarımızı, profesyonel ünvanlarımızı, kurumsal kimliklerimizi, hatta yaşımızı başımızı bir kenara bırakırız. Masalar, akıllı ekranlar, yazışmalar yoktur aramızda. Yüzlerimizi ve bedenlerimizi birbirine döneriz. Başlangıçta herkes bir parça mesafelidir. Aramıza sınır koyan bir şey kalmadığı için elleriyle bedenlerini sarmalarlar. Fakat çok geçmeden o tedirgin ellerin yerini hikayelerin büyülü ve şefkatli kolları alır. Yavaş yavaş açılmaya, kendilerini açmaya ve kendileri gibi olmaya başlarlar. Bir adım sonra da hep birlikte bir maceraya atılırız. Yolculuk bilinmektedir. Bize kalan tüm zamanların kahramanlarının izinden gitmektir.

Değersizlik

Dün çok tuhaf bir şey oldu. Çok ama çook uzun bir aradan sonra ilk kez çocuk gibi ağladım. Evet, tıpkı oyuncağı elinden alınmış ve kendini mahrum, muhtaç, çaresiz hisseden bir çocuk gibi ağladım. “Neden?” dedim, “Niye yaptın bunu bana?” Ağlarken yine bir çocuk gibi otorite figürüme söyleniyorum bir yandan. Uzun zamandır emek verdiğim bir konuda olumsuz bir yanıt aldım. Mesele bu. Beni yakından tanıyanlarınız ne olduğunu tahmin edebilir. Ama bunun hikayemin ana fikriyle hiçbir ilgisi yok aslında. Bilakis karanlıkta kalmasında yarar var çünkü oraya hepiniz kendinizinkini koyabilirsiniz. Ben anlatmaya ihtiyacım olduğu için yazıyorum ama sanırım bu  hikâyede hepinize tanıdık gelen şeyler olacak.

Kendine Açılan Göz

İçgörü kavramıyla otuzbeş yaşımdan sonra tanıştım. Kelime anlamını kastetmiyorum. Hayatımda anlaşılır ve kullanışlı hale gelmesinden söz ediyorum. İç görü kendi duygularını, kendi kendini anlayabilme yeteneğidir. Bizim kültürümüzde kıymet görüp desteklenen bir beceri değildir. Bunun yerine ters giden şeylerin sebebini ağırlıklı olarak dışarıda ararız. Anlaşılmadığımızı, desteklenmediğimizi, sevilmediğimizi, engellendiğimizi düşünürüz. Düşünmekle kalmaz buna inanır, sıkı sıkıya bağlanırız. Milletçe içinde bulunduğumuz ruh haline bakarsanız, bunun toplumsal bir yansımasını görebilirsiniz: Herkes haklı, rakipleriyse yalnızca haksız değil, aynı zamanda kötüdür. Tüm dünya bize karşıdır. Hep bir didişmemiz vardır: İçeride ve de dışarıda. Biliyorum coğrafya müsait ama kabul edelim ki bünye de müsait.

Gölge Yazarım Benim

Bir süredir kendime yabancılaşmış hissediyorum. Sanki benliğimi bir yerlere göndermişim de, burada ben gibi davranması için etten kemikten yapılı bir kartonet bırakmışım gibi. İşte o kartonetin içinde yaşıyorum bir süredir. Temel ihtiyaçlarınızı gidermekte, gündelik akışı sürdürmekte bir sıkıntı olmuyor, iyi kötü idare ediyorsunuz. Alışkanlıklar size yol gösteriyor. Ama iş yazmaya gelince ı -ıh… Bir gıdım ilerlemiyor. Düşündüm taşındım ve bir çözüm ürettim kendime: Her zamanki ben olsam ne yazardım, nasıl yazardım, hangi açıdan bakardım, diye düşündüm. Özetle kendimi gölge yazar tuttum kendime.

İyi ki doğdun

Filistinli bir kız çocuğu vardı… Günlerdir onu düşünüyorum. Kuşatma altında okula gidiyor, hayal kuruyor, derslerine çalışıyor, ödevlerini aksatmamaya çalışıyordu. Aksatmamaya özen gösterdiği bir diğer şey de doğum günü kutlamalarıydı. Şartlar ne olursa olsun vazgeçmediklerini söylüyordu. Onun için doğum günlerini kutlamak hayata tutunmak demekti. Acılardan bir süreliğine sıyrılıp, mutlu olmak için zaman ve alan yaratmaktı. Kızın intifadasıydı bu kutlamalar.

SANATA SEYİRCİ HAYATLARIMIZ

Bir kuş resmi boyuyorlar haftalardır, nihayet tamamlanmış. Nasıl gururlu anlatamam, sergiye gidecekmiş. “Birkaç rötuş daha istiyor ama…” diyor. Mutluluğunu açık etmekten çekindiğini hissediyorum. Bir insanın sanatla temas etmesi kadar doyurucu çok az şey olduğunu düşünürüm. Ama bilinçaltımıza kazınmış bir karar, bir kabulleniş var ki pek çoğumuzun yaşamları boyunca sanata seyirci kalmasına sebep oluyor: Sanat eseri güzel olur, sanatçı mükemmel olur, mümkünse eşsiz olur, biricik olur. Sonuç odaklı zihnimiz ilk olarak asla yakalayamayacağını bildiği bu hedefi görür ve bizi sürecin güzelliğinden mahrum bırakır.

İnanç

Meslekler günü için bir sunum hazırlamam gerekiyordu. Bende seçenek çok, seç beğen al.  Televizyon haberciliği benim muhabir ve sunucu olarak onaltı yıl süreyle en çok tecrübe biriktirdiğim meslek. Zaten bu birikim ve içgörü bugün beni aynı alanda katkı sunabilecek bir eğitimci yaptı. Diğer yanda ise yazarlık var. İlk romanımın basılmasının üzerinden altı yıl geçti yine de ilk kez bu yıl, girdiğim bir ortamda tereddüt etmeden “ben yazarım” diyebildim.

Hikâyeci

“Peki bunlar yüz yüze anlatılan hikayelerin neler başarabildiğini mi tarif ediyor bize yoksa yazılı aktarılan hikayelerde ya da filmlerde de aynı güce erişebilir miyiz?” diye sordu genç kadın. Uzun sarı saçları ve dünyanın bilgisini emmeye hazır merakla bakan gözleri vardı. Hikayeci durdu, yavaşça başını salladı ve gözlerini kapattı, her hikayeden sonra yaptığı gibi; sorunun yerine yerleşmesini bekliyordu. “İlginç bir soru” dedi sonra. Ve çembere dönüp: “Sizce?” diye sordu. Biraz önce onun anlattığı hikayede, onun tarafından yaratılan büyülü dünyanın içinde erimenin hazzını yaşamıştık. Hikayecimizin önüne koyabileceğimiz çok az şey vardı ama yine de düşündük.

Ayırt edici soru

“Anne bugün sınav olduk, çok ilginç şeyler öğrendim” diye girdi içeri. Adetidir, eğer kayda değer bir şey yaşanmışsa kapıyı açar açmaz anlatmaya başlar. Çocukların biz yetişkinler gibi girizgah cümlelerine pek ihtiyaçları yoktur, doğrudan konuya girerler, en heyecanlı yerinden başlarlar anlatmaya, daha ilk cümleden konunun içine çekerler sizi.  O yaşlarda sanırım hepimiz öyleydik ama sonra yontula yontula ayrıntıların içinde boğulmayı öğrendik. Artık bir konuşma ya da sunum yapmamız istendiğinde elimizde eteğimizde ne varsa peş peşe sıralayıp kürekle dinleyicilerimizin üzerine boşaltabiliyoruz çok şükür.

Yapmam deme, beşer şaşar

Bir yanlış yaptım. “Ben bunu yapmam” dediğim türden bir şey yaptım. En güvendiğim yanımdan faka bastım, sınandım. “Ben bu oyuna nasıl geldim”, hatta “bunu yaşamam için evren bana tuzak mı kurdu ne” diye sormadan edemiyorum kendime. Ama sonuçta olan oldu ve ben şunu keşfettim: Bazen iyi bildiğimiz özelliklerimiz de, katılaştıklarında ayağımıza dolaşabiliyormuş. Ben dürüstüm mü diyorsunuz? İyi güzel. Ama bir dürüstlük abidesine dönüşmeye çabaladığınız takdirde, başka bir şeye kapıyı aralıyorsun: Kibre.