Ayırt edici soru

“Anne bugün sınav olduk, çok ilginç şeyler öğrendim” diye girdi içeri. Adetidir, eğer kayda değer bir şey yaşanmışsa kapıyı açar açmaz anlatmaya başlar. Çocukların biz yetişkinler gibi girizgah cümlelerine pek ihtiyaçları yoktur, doğrudan konuya girerler, en heyecanlı yerinden başlarlar anlatmaya, daha ilk cümleden konunun içine çekerler sizi.  O yaşlarda sanırım hepimiz öyleydik ama sonra yontula yontula ayrıntıların içinde boğulmayı öğrendik. Artık bir konuşma ya da sunum yapmamız istendiğinde elimizde eteğimizde ne varsa peş peşe sıralayıp kürekle dinleyicilerimizin üzerine boşaltabiliyoruz çok şükür.

Yapmam deme, beşer şaşar

Bir yanlış yaptım. “Ben bunu yapmam” dediğim türden bir şey yaptım. En güvendiğim yanımdan faka bastım, sınandım. “Ben bu oyuna nasıl geldim”, hatta “bunu yaşamam için evren bana tuzak mı kurdu ne” diye sormadan edemiyorum kendime. Ama sonuçta olan oldu ve ben şunu keşfettim: Bazen iyi bildiğimiz özelliklerimiz de, katılaştıklarında ayağımıza dolaşabiliyormuş. Ben dürüstüm mü diyorsunuz? İyi güzel. Ama bir dürüstlük abidesine dönüşmeye çabaladığınız takdirde, başka bir şeye kapıyı aralıyorsun: Kibre.

Güvende miyim gerçekten? 

Cimcime’yi yazacaktım. Bundan yedi yıl önce bir yaz akşamı bahçe hortumunun altında sırılsıklam halde bulup sahiplendiğimiz tüylü kızımızı ve onun hayatımıza kattıklarını. İki gün önce sokak hayvanları gününde küçük kızımın sosyal medyadan paylaştığı fotoğrafları gördüğüm andan bu yana yazılıyor aslında bu yazı. Cimcime’yle birlikte büyüdü o, hepimizinkinden farklı bir ilişki var aralarında. Sevip kollamanın ötesinde onun kediyi anlayabildiğini gözlemliyorum. Neden bahsettiğimi tarif etmek zor ama empatik bir ilişki kurduklarını söyleyebilirim.

Orta yaş hüznü

unsplash Sharon McCutcheon

Evimizin arka köşesinde aile fotoğraflarımızın asılı olduğu bir duvar var. Gün içinde sayısız kez geçip giderim önünden. Bazen durup kızlarımın küçüklük hallerine özlemle bakar, gülümserim. Ama bu sabah nedense kendi yüzümden alamadım gözlerimi. Yaklaşıp bir süre inceledim, bana benzeyen ama artık benimki gibi olmayan o yüzü. Işıldıyor muydu ne? İnce bir sızı geçti boğazımdan… Uzatmadım, devam edip işime baktım. Ama ne oldu? Birkaç saat sonra bilgisayarımın başına geçtiğimde, o yüz de gelip karşıma oturdu. Anladım: Yazmazsam el sıkışamayacağız onunla.

Anlam Arayışı

“Ne iş yapıyorsunuz sorusuna yanıt veremeyecek organizasyon yoktur. Her insan yaptığı işi tanımlayabilir. Bunların bazıları işin nasıl yapılması gerektiği konusunda da bilgi ve beceri sahibidir. Ancak yaptığı işi neden yaptığını bilenlerin sayısı çok ama çok azdır.” Simon Sinek’in Altın Halka adlı formülünü anlattığı TED konuşması, 2009 yılından bu yana dünya çapında 40 milyona yakın insana ilham verdi. “Neden?” sorusuna, pek çok kişinin vereceği yanıt: “Para kazanmak, kar etmek ya da geçinmek için” olacaktır kuşkusuz. Ama Sinek bu yanıtları en başından eliyor: “Kazanç sonuçtur, neden değil. "

Hikâyecilik yaşarken de lazım insana

Photo by Joanna Kosinska on Unsplash

Televizyonculuk yıllarında birlikte çalıştığım bir meslektaşımla rast geldik, eski günleri yâd ettik. O da medya sektörünün geçirdiği büyük dönüşümden sonra kariyerini farklı bir alanda sürdürenlerden. Özlediğini söyledi; sesinde bir parça hüzün… O an adam akıllı bir karşılık veremedim ona, duygularım karıştı: “Boşver…” gibisinden beylik sözler geveledim ama ardından epey kafama takıldı. Arkadaşımdan çok önce ve gönüllü ayrılmıştım sektörden. Paylaşabileceğim onca birikmiş deneyime rağmen, neden geçiştirmiştim meseleyi? Ben de mi üzgündüm acaba?

Mavinin hikâyesi

Homeros’u ve destanlarını bilirsiniz. Ege’lidir Homeros: Mavinin en saf ve parlak tonuna karşı yazmıştır destanlarını. Buna rağmen denizden “şarap renginde” diye bahseder. Çünkü antik Yunan ve bir çok kadim uygarlık tabiatta bulunmayan maviyi ayrı bir renk olarak tanımıyordu. Onlar için deniz, yeşil ile daha koyu tonlar arasında bir yerdeydi. Daha düne kadar bilim insanları kullandıkları dilde mavi bulunmayan kabileler ortaya çıkardı: Kabile üyeleri renk körü değillerdi, yine de birisi onlara gösterene kadar mavi rengin ayırdına varamamışlardı. Mavinin hikâyesi, kadınların iş hayatının eril yapısı içinde mücadele verirken yaşadığı geçici renk körlüğünü anımsatıyor. Adil bir dünyada yaşamadığımız bir gerçek ama içimizdeki kısıtlamalara ve potansiyele dönük farkındalığımızın sınırlı olduğu da bir başka gerçek. 2012 senesiydi, beynimin ne şekilde algıladığını ve nasıl kodlandığını öğrendim: hayatımın en büyük keşiflerinden biriydi.

Yaratıcı yanınıza şans verin

Bir saati aşkın süredir yaratıcılıktan, hikâyelerin dönüştüren etkisinden, bir sonraki hikayeciler olarak adım atacakları büyülü dünyadan söz ediyorum. Özetle atölye çalışmasında keşfedeceklerimizi anlatıyorum. Başka bir boyuttan gelmişim gibi dinliyor beni. Sözüm bitince telaşla atılıyor: “Peki bunları somut olarak iş süreçlerimizde nasıl kullanacağız?” Bunun çalışmaya dahil olduğunu tekrarlıyorum. Ama dürüst olmak zorundayım, yeniden üzerine basa basa söylüyorum: Aslolan teknikler değil, hikayenin peşine düşme arzusudur. Yaratıcı süreçlerden keyif almaktır. Farklı bakmayı, farklı görmeyi istemek ve ardından gitmektir. Başıyla onaylıyor ve ‘checklist’ini kontrol ediyor. Bir an önce yüzmeyi öğrenmek istiyor, mümkünse suya girmeden.

Çanlar benim için çalıyor, duyuyorum

Araftayım. Ne o tarafta, ne de bu taraftayım. Belki çokça bu taraftayım ama biraz da o tarafta olduğum için ruhum huzur bulmuyor. Yarım gönülle katıldığım bir etkinlikte soru soran insanlara kızıyorum. Hem de ne kızmak. Sorularıyla değil derdim. Soru sorma kisvesi altında söz isteyip, kısmen moderatörü övmek, kısmen kendi kısır görüşlerini paylaşmak üzere soru cevap bölümünü kilitlemelerine öfkeliyim. “Peki senin bir sorun vardı da, soramadın mı?” diyecek olursanız: Hayır, ilgisi yok. Tahammülsüzüm ve de hoşgörüsüz.

Hayatlarımız kendini açıklamalı

“Çocukken büyücülerin herşeyi yapabileceklerini sanıyordun, ben de öyle sanırdım bir zamanlar. Hepimiz öyle sanırdık. Fakat gerçek şu ki, insanın gerçek gücü büyüyüp, bilgisi arttıkça izleyebileceği yol iyice daralıyor. Ta ki en sonunda sadece ve sadece mutlaka gerekenden başka yapacak şeyi kalmayıncaya kadar…” Bir insanın olgunlaşmasını; bastıramadığı arzularla kavrulup, hamken pişmesini ve nihayetinde herşeyi düzenleyip yöneten gereklilik yasasına gönüllü şekilde teslim oluşunu özetler bu paragraf. Tabii benim gözümde. Aynı zamanda da bir kitabı: Yerdeniz Büyücüsü...